

Ýþte sinemaseverler için 7 filmli þahane bir hafta! Bir yanda büyük usta Scorsese’nin Zindan Adasý, izlemesen olmaz. Diðer yanda Oscar ödülleriyle gündeme oturan Çýlgýn Kalp ve Precious. Bir de üstüne, romantiklerin asla kaçýrmamasý gereken Parlak Yýldýz. Ve ayrýca üç yeni Türk filmi… O halde doðru sinemaya, vakit kaybetmeden, koþa koþa!
Shutter Island/ Zindan Adasý

Yön: Martin Scorsese
Oyn: Leonardo Di Caprio, Mark Ruffalo, Ben Kingsley, Michelle Williams, Max von Sydow
Gel de söyleme… Ýþte böyle olur ustalarýn filmi! Daha ilk anlardan, gemi adaya doðru yol alýrken, biz o geminin içinden çoktan Zindan Adasý’na girmiþtik sevgili okurlar. Evet Martin Scorsese’nin yeni çalýþmasý Shutter Island/ Zindan Adasý, dönüp tekrar tekrar izleme arzusu uyandýran filmlerden… Bana göre bir baþyapýt.
Aynasý iþtir kiþinin lafa bakýlmaz, demiþler. Scorsese zaten yaþayan bir efsane… Usulen saymaya kalksak, en iyilerle özetleyelim desek yine koca bir liste çýkýyor karþýmýza: Mean Streets (1973), Alice Doesn’t Live Here Anymore/ Alice Artýk Burada Oturmuyor (1974), Taxi Driver/ Taksi Þoförü (1976), New York New York (1977), Raging Bull/ Kýzgýn Boða (1980), The Color of Money/ Paranýn Rengi (1986), The Last Temptation of Christ/ Günaha Son Çaðrý (1988), Goodfellas/ Sýký Dostlar (1990), Cape Fear/ Korku Burnu (1991), Gangs of New York/ New York Çeteleri (2002), The Aviator/ Göklerin Hakimi (2004), The Departed/ Köstebek (2006).

Ve Zindan Adasý’nda, dördüncü kez baþrol koltuðuna Leonardo Di Caprio’yu oturtuyor Scorsese. Genel bir yorumla baþlayýp, ardýndan detaya girelim, çünkü söyleyecek çok söz var. Ýyice kendini geliþtiren Di Caprio baþta olmak üzere, tüm oyuncular þiir gibi bir performans çýkarýyorlar. Hele de Ben Kingsley ve Max von Sydow’u iki kýdemli doktor olarak izlemek pek keyifli. Filmin asýl gücü ise atmosferinden geliyor. Zindan Adasý belki de yönetmenin bugüne dek çektiði, görsel açýdan en zengin filmlerden biri.
Evet film daha ilk andan geminin Zindan Adasý’na doðru son derece gizemli ilerleyiþi, adanýn uzaktan o karanlýk, etkileyici görüntüsü, Di Caprio ve Ruffalo’nun canlandýrdýðý iki polisin þapkalarý, pardösüleri, keskin bakýþlarý, en karizmatik halleri, sýký diyaloglarý ve fondaki ürpertici müzikle izleyiciyi içine alýyor. Diðer yandan, Scorsese’nin bu filmle Hitchcock’a bir selam çaktýðýný da düþünmüyor deðilim. Zira son ana dek çözülmeyen sýr düðümü, bu düðümün katman katman irdeleniþi, filmin bütününe yayýlan gizem duygusu ve bu gizemin adeta tüm karakterlerde ölüm soðukluðuyla her an hissedilmesi, adresi netleþtirmiþ. Süpervizörlüðünü Robbie Robertson’ýn yaptýðý film müziði de, özellikle Gustav Mahler, Brian Eno, Alfred Schnitkke, John Cage seçkileriyle atmosferi iyice güçlendiriyor.

Zindan Adasý, daha önce de Mystic River/ Gizemli Nehir ve Gone Baby Gone/ Kýzýmý Kurtarýn adlý yapýtlarý sinemaya aktarýlan yazar Dennis Lehane’in ayný adlý romanýndan Laeta Kalogridis tarafýndan senaryolaþtýrýlmýþ. Ancak Zindan Adasý’nýn diðer iki yapýta göre çok daha derin ve karmaþýk bir yapýya sahip olduðunu söylemek gerek. 1950’lerde geçen filmin izleyiciye sunduðu ilk öykü, iki polisin kaybolan bir hastanýn soruþturmasýný üstlenmek üzere Zindan Adasý’na geliþleri… Fakat gerçeklik çok geçmeden dönüþmeye; odaðýný, temasýný ve hedeflerini deðiþtirmeye baþlýyor. Paralel olarak, aklýmýz da filme dair yeni sorular türetmeye koyuluyor tabii: Acaba izlediklerimiz gerçek mi, yoksa kaybolan hasta hikayesi sadece iki polisi adaya çekmek için kurgulanmýþ bir araç mý?

Ýlk andan itibaren film gizemini koruyor ve son ana kadar gerçeðe kavuþmamýza izin vermiyor. Malum, ada kavramý, zihin labirentinin þahane bir metaforu olarak ve yarattýðý “kapalýlýk/ izole edilmiþlik” duygusuyla zaten her zaman çok gizemli bir malzeme. Bu noktadaMichelangelo Antonioni’nin, adada kaybolan arkadaþlarýnýn peþine düþmüþ bir grup insanýn öyküsünü anlatan son derece sinir bozucu filmi L’Avventura (Macera) geliyor akýllara. Kahramanýz Di Caprio, dünyaya düþmüþ Küçük Prens misali sürdürdüðü ada yolculuðunda, karþýsýna çýkan her yeni karakterde yeni bir bilgiye ulaþýyor ve bu bilgiler filmin rotasýný sürekli deðiþtiriyor. Geçmiþle köprü kuran, görsel deðeri oldukça yüksek düþ ve halüsinasyon sahneleri de duyguyu güçlendirmekte önemli rol oynuyor.
Scorsese, Zindan Adasý’nda, izleðini suç ve suçlu temasýndan hafifçe kaydýrýp, Korku Burnu ve Taksi Þoförü’nde olduðu gibi zayýflamakta/ kaybedilmekte olan zihin yetisine yaklaþtýrýyor. Bu çerçevede þiddet/ insanýn özünde var olan þiddet temalarýna da yer yer deðiniyor. Filmin tek sorunu, ortalardaki bir takip bölümünde ritmin hafifçe düþmesi ve akýþýn aðýrlaþmasý. Ama inanýn, hiç önemli deðil. Bu çok özel deneyimi yaþamak için arada azýcýk kasvete deðer. Kara film geleneðini referans alan, kendine özgü bir evren yaratmayý baþarmýþ, görsel zenginliði, oyuncu performanslarý ve müthiþ gizemli atmosferiyle baþyapýt sayýlabilecek bu çok önemli psikolojik gerilimi kaçýrmamanýz tavsiyesiyle…
Crazy Heart

Senaryo – Yön: Scott Cooper
Oyn: Jeff Bridges, Colin Farrell, Maggie Gyllenhaal, Robert Duvall
En iyi erkek oyuncu dalýnda Jeff Bridges’e Oscar ödülünü kazandýran Crazy Heart/ Çýlgýn Kalp bu hafta gösterimde sevgili okurlar… Arada unuttuklarým varsa þimdiden affýnýza sýðýnýyorum; ama þunu peþinen söylemeliyim ki, 1995 yapýmý Mike Figgis filmi Leaving Las Vegas/ Elveda Las Vegas’daki Nicolas Cage performansýnýn ardýndan Çýlgýn Kalp, beyazperdenin tüm zamanlardaki en sahici alkoliklerinden biriyle tanýþtýrýyor bizi.
Romantik bir müzikal dram olarak niteleyebileceðimiz Çýlgýn Kalp,Thomas Cobb’ýn romanýndan Scott Cooper tarafýndan senaryolaþtýrýlarak sinemaya aktarýlmýþ. Film, Cooper’ýn ilk yönetmenlik deneyimi. Müzikler ise Stephen Bruton ve T. Bone Burnett’e ait (filmin The Weary Kind þarkýsý Burnett’a Oscar getirdi). Filmde Jeff Bridges tarafýndan canlandýrýlan country þarkýcýsý Bad Blake karakteri, Amerikalý üç ünlü müzisyen Waylon Jennings, Merle Haggard ve Kris Kristofferson’ýn bir kombinasyonu olarak kurgulanmýþ. Tabii bunlardan bize en yakýn olan ve filmdeki karakterde de özellikle görsel olarak ön plana çýkaný Kristofferson.

Çýlgýn Kalp’in, beyazperdede daha önce de country müziði, müzisyenlik, alkolizm veya düþüþ öyküleri üzerine kurulmuþ benzeri filmlere göre büyük bir yenilik getirdiðini ya da yeni bir þey söylediðini söylemek güç. Ama en azýndan anlatmasý gerekeni derli toplu bir þekilde anlatýyor ve en önemlisi de Jeff Bridges gibi hoþ, güçlü ve karizmatik bir adamdan destek alýyor.
Filmde Bridges’in canlandýrdýðý 57 yaþýndaki Bad Blake alkolik, düþkün, yalnýz, parasýz, çaptan düþmüþ, vazgeçmiþ, umudunu ve saðlýðýný yitirmiþ ama gururunu asla kaybetmemiþ bir country þarkýcýsý.“Bad Blake sarhoþ, boþanmýþ ya da kaçakken bile hiçbir konserini kaçýrmamýþtýr” diyecek kadar… Hatta þarký söylemekte olduðu sahneyi aniden terk edip, kusup yeniden mikrofonun baþýna dönecek kadar. Ve küçük kasaba barlarýnda sürdürdüðü gecelik performanslarýndan biri sýrasýnda, kendisiyle röportaj yapmak isteyen kadýn gazeteci Jayne (Maggie Gyllenhaal) ile tanýþtýðýnda yýllar sonra ilk kez yeniden hayata dönmek ve ayýk olmak istiyor.

Bridges aldýðý kilolardan, sarsak duruþundan, hýrýltýlý sesinden rahatsýz bakýþlarýna kadar karakterini bize yüzde yüz yaþatýyor ve Big Lebowski’den sonraki en büyük performansýný çýkarýyor. Zamanýnda bir numara olmuþluðu tadan ve içinde hala iyi bir þeyler yapma arzusuyla çýrpýnan; yer yer insani zaaflarýmýzý, çaresizliklerimizi görüp midemize güçlü bir yumruk yediðimizi hissettiðimiz, yer yer eski günlerinin cazibesine dönüp en seksi haliyle içimizi hoplatan sahici mi sahici bir Bad Blake giriveriyor sonuçta hayatýmýza. Karþýsýndaki genç country þarkýcýsý Tommy’yi (Colin Farrell) cebinden çýkarýyor… Genelde beðendiðim ve özellikle de Woody Allen’ýn “Cassandra’s Dream/ Cassandra’nýn Rüyasý” filmindeki performansýna bayýldýðým Farrell ise Çýlgýn Kalp’de ne yazýk ki yetersiz kalýyor.
Ýçinde hayat olan/ içine girip yaþadýðýnýz filmlerden Çýlgýn Kalp. Özellikle Gyllenhall’ýn canlandýrdýðý kadýn gazeteci ile Bad Blake’in ilk karþýlaþmalarý olan röportaj sahnesi, benim kiþisel sinema belleðimdeki unutulmaz kareler arasýna girecek gibi görünüyor. Gyllenhall’ýn bu rolle en iyi yardýmcý kadýn oyuncu dalýnda Oscar’a aday olduðunu da hatýrlatalým; ama bana kalýrsa aþýk bir kadýn olarak inandýrýcýlýðýný tüm film boyunca korumayý baþaramýyor. Robert Duvall’ýn küçük rolü de, son dönem sinemasýnda sýkça rastladýðýmýz ustalara saygý/ nostalji yaratma iþlevini üstleniyor ve Çýlgýn Kalp izleyiciye hoþ müzikler taþýyan, hoþ anlar yaþatan, insancýl ve naif bir küçük film olarak görevini tamamlýyor. Büyük bir oyuncu performansý görmek isteyenler, Jeff Bridges için Çýlgýn Kalp’i izlemeli…
Bright Star/ Parlak Yýldýz

Yön: Jane Campion
Oyn: Ben Whishaw, Abbie Cornish, Kerry Fox, Paul Schneider
Dönem filmlerini sevenlerden ve hala þiirin romantizmine inananlardansanýz bu film tam size göre sevgili okurlar! 90’lardan baþlayarak Sense and Sensibility/ Aþk ve Yaþam, Pride and Prejudice/ Aþk ve Gurur ya da The Duchess/ Düþes‘in yarattýðý heyecan, tutuku ve coþku sonunda Parlak Yýldýz’da yeniden canlanýyor…
1800’lerin ilk çeyreðinde geçen film, Ýngiliz romantik þiirinin son temsilcilerinden, 25 yaþýnda yaþama veda eden John Keats (Ben Whishaw) ile Fanny Brawne’ýn (Abbie Cornish) kýsa süren ama çok büyük aþklarýný taþýyor sinema perdesine. Bir evi ve geliri olmadýðý için, söz konusu dönemde birinin kocasý olma hakkýna da sahip olmayan yoksul þair Keats ile varsýl aile kýzý Brawne’ýn þiirle büyüyen aþklarýný adým adým yaþýyoruz. Bir duygunun doðuþu, serpilmesi, aþkýn ilk baþtaki o çekingen ve ürkek halleri, ilk itiraf öncesindeki hýrçýnlýklarý, gururu ve doruða ulaþmasý bu kadar mý güzel anlatýlýr… Sadece sevgilinin dünyadaki varlýðýný bilmekten duyulan haz ve ne yazýk ki ölüme karþý koyamamanýn çaresizliði…
Önceki yýllarda The Piano/ Piyano (1993) ve The Portrait of a Lady/ Bir Kadýnýn Portresi (1996) ile gönlümüzü fetheden Jane Campion, özellikle dönem filmleri konusunda çok baþarýlý bir yönetmen ve iyi bir öykü anlatýcýsý. Filmin þiirsel anlatýmý ve güçlü görselliðinin yaný sýra, baþrol oyuncularý da bu sýra dýþý çiftin masumiyetini mükemmel biçimde izleyiciye yansýtýyorlar.
Precious/ Acý Bir Hayat Öyküsü

Yön: Lee Daniels
Oyn: Gabourey Sidibe, Mo’Nique, Paula Patton, Mariah Carey, Lenny Kravitz
Sapphire’in Push isimli romanýndan Geoffrey S. Fletcher tarafýndan senaryolaþtýrýlan film aile içi þiddet, cinsel taciz, tolumdan dýþlanmýþlýk ve yoksullukla mücadele eden 16 yaþýndaki bir kýzýn öyküsünü anlatýyor. Gençkýz tüm olumsuzluklara raðmen hayallerine ve eðitimine tutunarak ayakta kalmaya çalýþýyor ve her koþulda hayata umutla bakabilmek konusunda izleyiciye büyük bir ders veriyor.
“Her þey evrenin bir armaðanýdýr” sözleriyle baþlayan filmde, önce çirkin ve þiþman bir kýzýn sorunlarýyla uðraþtýðýmýzý düþünürken, hemen ardýndan bu durumun göçmenlik/ azýnlýk olmak/ yoksulluk gibi toplumsal gerçekler boyutuna taþýndýðýný görüyor ve en sonunda da kadýn olmak/ kadýn olmanýn kaderi (cinsel obje olarak görülmek, taciz vs) gibi evrensel bir zemine oturtulduðunu fark ediyoruz. Bu anlamda, filmin, bireyin varoluþunda çok katmanlý bir irdelemeye gittiðini söylemek de mümkün. Ancak kapanýþtaki “Her yerdeki deðerli kýzlar için” ithafý, odaðý kadýn sorunu üzerinde netleþtiriyor.

Hayatta “deðersiz” hissetmek için her türlü olumsuzlukla karþýlaþan bir gençkýzýn, kendi deðerini keþfetme öyküsünü anlatan film, aralardaki “En uzun yolculuk bile küçük bir adýmla baþlar” benzeri yönlendirmelere raðmen didaktik ve Amerikanvari kalma tuzaðýna düþmüyor. Filmin bir baþka marifeti de, bu denli aðýr bir konuyu asla trajediye ya da duygu sömürüsüne baþvurmadan anlatmayý baþarmasý. Lee Daniels’ýn 2005 tarihli ilk çalýþmasý Shadowboxer’ýn ardýndan ikinci yönetmenlik deneyimi olan Precious, en iyi uyarlama senaryo ve en iyi yardýmcý kadýn oyuncu (anne rolüyle Mo’Nique) dallarýnda Oscar ödülüne deðer bulundu.
Ay Lav Yu

Senaryo – Yön: Sermiyan Midyat
Oyn: Sermiyan Midyat, Kathie Gill, Steve Guttenberg, Mariel Hemingway
Güneydoðu’da, resmi harita üzerinde yer almayan ve kelime olarak “yok” anlamýna gelen Tinne köyünde geçen film, halkýný kalkýndýrabilmek için devletten yardým almaya çalýþan bir muhtarýn öyküsünü anlatýyor. Muhtarýn en büyük hayali, köyün varlýðýnýn resmiyet kazanmasý ve bir kimliðe sahip olmasý. Oðlunu da sýrf bu uðurda okuyup büyüsün, Tinne’yi var etsin diye bir cami avlusu yerine fakülte avlusuna býrakýyor. Ve bir papaz tarafýndan yetiþtirilen oðul, 30 yaþýna gelip askerliðini yaptýktan sonra köye geri dönüyor, hem de yanýnda Amerikalý aþkýyla…
Hollywood’un tanýnmýþ oyuncularýndan Steve Guttenberg ve Mariel Hemingway’in de rol aldýðý film, el aldýðý siyasi ve toplumsal sorunlarý trajikomik bir dille anlatýyor. Ay Lav Yu, aslen oyuncu olarak tanýdýðýmýz, filme çekilmiþ senaryolarý ve sahneye koyduðu oyunlar da bulunan Sermiyan Midyat’ýn ilk sinema yönetmenliði deneyimi.
Yüreðine Sor

Senaryo – Yön: Yusuf Kurçenli
Oyn: Tuba Büyüküstün, Kenan Ece, Hakan Eratik, Aliye Esra Salebci
Ve Recep Ve Zehra Ve Ayþe (1983), Gramofon Avrat (1987), Karartma Geceleri (1990), Çözülmeler (1994) gibi filmleri ve Baba Evi (1999), Gurbet Kuþlarý (2008) gibi televizyon dizileriyle tanýdýðýmýz Yusuf Kurçenli, bu kez imkansýz bir aþkýn öyküsünü anlatýyor izleyiciye. Birbirini seven iki gencin kavuþmasýna engel, aralarýndaki din ayrýlýðý… Delikanlýnýn gizli bir Hristiyan olduðunu, sevdiði kýz bile bilmemektedir. Osmanlý, yaptýðý yasal düzenlemelerle Hýristiyan tebaayý Müslümanlarla eþit duruma getirmiþtir. Ancak þimdi kilise, gizli Hýristiyanlarýn dinlerini açýklamalarýný istemektedir. Genç adam, kilise ile aþký arasýnda bir seçim yapmak zorundadýr artýk…
Anadolu’nun Kayýp Þarkýlarý

Yön: Nezih Ünen
Oyn: Cemile Yýldýrým, Çetin Ýçten, Osman Turan, Osman Efendioðlu
Müzisyen kimliðiyle tanýdýðýmýz Nezih Ünen, Anadolu halkýnýn kendi topraklarýnda ve provasýz kaydedilmiþ otantik performanslardan oluþan bir film sunuyor izleyiciye. Anadolu kültürü ve coðrafyasýnýn izini süren müzikal belgesel türündeki film, 10 bin yýlý aþan bir geçmiþten kalma egzotik mekânlarda dolaþýyor ve kamerayý bu topraðýn insanlarýna çeviriyor. Antik kültürleri, imparatorluklarý, mitolojileri ve yaþanmýþ görkemiyle Anadolu’da müzikal bir yolculuk…